22 Kasım 2011 Salı

ben ruhi bey nasılım


"...
O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
...
Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
...
Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.

Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
Yoklamışlar orasından burasından
Kim bilir.
...
 Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.
...
Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte! bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
 ...
Acaba görmesek mi
Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.
...
Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
Ben uzun yolları hiç sevmem
Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)

Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
Denize bırakılmış çöpler gibi
Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.
...
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda.

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(Nerdeyim
Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
Para bozduranların az çok bildiği
Adres soranların gene bildiği
Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
Amansız bir güceniğim.)"

Edip Cansever

16 Kasım 2011 Çarşamba

Sessizliği Öğreten Sesler

İnsan yeterince kulak kabartırsa, daha önce duymadığı uzak sesleri de duyabilir. Tek bir gölgenin karartmadığı çöle doğru koşan yabani atları sözgelimi, çığlık çığlığa dönen binlerce kuşu, vedalaşmak için sallanan bir mendili, gün ışığının anısına tutunup basamak basamak yeraltı ülkesine inen kökleri, ihtiyar dişsiz bir ağzın mırıldandığı aşk şarkısını, tören alaylarını, zafer marşlarını, bir darağacının çatılışını… Dağlardan yuvarlanan taşları -ki onlar savaşı yitirmiş titanların kapkara gözyaşlarıdır. Rüzgârda savrulan kurumuş ağaçları, ağıtları, bir kemiğin kırılırken, bir zarın, bir tohumun yırtılırken attığı incecik çığlığı. Gecikmiş, çok geç kalmış adımları… Bir gülümsemenin sesini duyabilir insan isterse, bir bakışın, bir yıldızın sesini, kabuk bağlayışını bir yaranın. Mahcup mahcup çiçeklenen dalda uyanışını bir mevsimin, toprağı delmeye hazırlanan başağa fısıldanan duaları… çağlayanları, sokaklarda sürüklenen yaprakları, kağıtları, şafağın insanların dünyasından koparıp aldığı, hayata yollanmış mektupları, çok yakınındaki bir koroyu, ağır ağır dalgalanan altın sarısı buğdayları, uzakların çağrısını, bir sarmaşık gibi çevresine dolanan kendi yazgısını… Bir zamanlar burada yaşamış, çoktan göçüp gitmiş herkesin öyküsünü anlatan yağmuru. Gökyüzünün derinliklerine yükselen bir mermiyi de duyabilir, bir ilahiyi de… Yitip giden her şeyi sarmalayan sessizliği de… İnsan korkmadan dinlerse, adımlarının altındaki canlı karanlığı duyabilir, köklerle ölülerin birbirine düğümlenmiş ezgisini, upuzun bir unutuştan sonra yeniden doğan ağacın susuzluğunu duyabilir, tanrıların kızgın soluğunu, uğuldayan, kıvranan boşluğu… Yüreğin dört bir yanında açılıp kapanan, çarpan kapıları. Sözcüklerin umutsuz suskunluğunda insan, hayatı boydan boya bir ağ gibi kuşatan o nabız atışını duyabilir, kendi bedeninde sallanan sarkacı, coşup kabaran, yavaşça güçten kesilen yürek rengi sesi. Adları, öyküleri, zamanı anlatan sesi… Saatlerce yağdığı halde, ancak kesildiğinde yağmuru fark etmesi gibi, son birkaç damlayla insan, sessizliği öğreten bütün sesleri duyabilir.”
Aslı Erdoğan- Hayatın Sessizliğinde

11 Kasım 2011 Cuma

Mavi Kuş

yüreğimde çıkıp gitmek isteyen
mavi bir kuş var
ama ben onun için çok sertim
kal orda diyorum, kal
seni kimsenin görmesine izin
vermeyecegim
yüreğimde çıkıp gitmek isteyen
mavi bir kuş var
ama ben onun üstüne viski döküyorum
sigaramı üflüyorum
ve fahişeler, barmenler ve manav
hiçbir zaman orda olduğunu bilmezler
yüregimde cıkıp gitmek isteyen
mavi bir kuş var
ama ben onun için çok sertim
diyorum ki
çök oraya, her şeyimi bozmak mı istiyorsun?
işlerimi altüst mü etmek istiyorsun?
...
yüreğimde çıkıp gitmek isteyen
mavi bir kuş var
ama ben cok zekiyim
sadece bazen geceleri dışarı çıkmasına izin veririm
herkes uyurken
derim ki,orda oldugunu biliyorum
üzülme
ve sonra yine içime saklarım
ama biliyorum şarkısını hafifçe mırıldanıyor
ölmesine izin vermiş değilim
ve biz gizli anlaşmamızla öylece
uyuruz…
ve bu bir insanı ağlatacak kadar hoş
ama ben ağlamam
ya sen?

Bukowski

3 Kasım 2011 Perşembe

  " Hayatın da bir kıvamı var... her nasılsa bünyede hayatı sürdürmeye yarayan bir kıvam var. Kendi kendini öfkeden, hüzünden çıkaran, sürmeye yarayan bir kıvam bu.  ... Onu diyorum yani: ... ağır olmayan her şey hafif değildir. Çünkü...
     Hayatın bir kıvamı var!" Ece Temelkuran